Anlaşılmak

İletişim kurabilen varlıklar olarak gerçekten iletişim kurabiliyor muyuz? Sosyal varlıklar olarak gerçekten sosyalleşebiliyor muyuz? Maalesef, bu iki soruma cevap olarak “Hayır.” demek zorundayım çünkü iletişim kurabilmekten ve sosyalleşebilmekten çok uzak olduğumuzu düşünüyorum. Bu konuda benim anlatmak istediğim şey ve sizin anladığınız şey aynı olmayabilir. Birbirimizi anlayabilmemiz için tüm dikkatinizi bu yazıma vermenizi isteyeceğim. Eğer tüm dikkatinizi bu yazıma veremeyecekseniz lütfen bu yazımı okumaya devam etmeyiniz çünkü benim anlatmaya çalıştığım şeyde böyle bir duruma yer yok. Bana göre zihinlerimiz birbirine karışmayacaksa ve ruhlarımız gerçek bir hazzın içinde birlikte yer almayacaksa iletişim kurmak ve sosyalleşmek için geçirilen zaman ve verilen emek boşa gitmiş sayılır. Hayatlarımızın bu boşa gitmişliğe izin vereceğimiz kadar uzun ve değersiz olduğunu düşünmüyorum. Bir insanı tamamen anlamak, hissetmek ve algılayabilmek mümkün olmuyorken bunları yerine getirebilmek için mücadele etmek mümkün olabiliyor. Peki, biz bu mücadeleyi ne kadar veriyoruz? Karşımızdaki insanın bize anlatmak istediğine mi yoksa ne anlatırsa anlatsın kendi anlamak istediğimize mi odaklanmış durumdayız bilemiyorum çünkü yakın çevremdeki insanlar da dahil olmak üzere doğru bir iletişim kurabildiğimi düşünmediğim zamanlar oluyor. Bu zamanların sıklaşmasında da çeşitli nedenler etkiliyor. En basit örneği olarak karnımız açsa daha gergin ve sabırsız bir şekilde iletişim kuruyoruz ve sosyalleşiyoruz. “Karnımızın açlığı hayatımızı bu kadar etkileyebilir mi?” diye sormanız çok normal bir durumdur ve bu sorunun cevabı olarak karnımızın açlığının hayatımıza olan etkisinin sandığınızdan çok daha büyük olduğunu söyleyebilirim. Peki, biz bu önemsiz gibi görünen şeylerin ne kadar önemli olduğunu kavramak için uğraşıyor muyuz? Daha büyük uğraşlarımız olduğunu düşünerek kendimizi kandırıyoruz ve patolojik sayılabilecek şekilde hayatlarımızı tasarlamaya ve yaşamaya devam ediyoruz. Halbuki önce basit şeyleri düzeltmek ya da değiştirmek için çabalasak karmaşık şeylerin kendiliğinden düzeldiğinin farkına varacağız ama bunlardan uzak bir yerlerde anlatmayarak dinlemeyerek susarak bağırarak saygı duymayarak sevmeyerek taraf tutarak kavgaya tutuşarak nefes almaya ve vermeye devam ediyoruz. Bunun ruh sağlığımıza iyi gelmediğini ve önünde sonunda fiziksel sağlığımızı da etkilemeye başladığını ne zaman fark edeceğiz? Bazılarımız bu karmaşanın altında ezilmiyor ve başkalarına karşı saldırganlaşıyor. Bazılarımızsa bu karmaşanın altında eziliyor ve kendine karşı saldırganlaşıyor. Başkasına karşı saldırganlaşanlar şanslı olanlar çünkü kendine karşı saldırganlaşanlar bir süre sonra bu karmaşanın altında ezilmekten öteye gidebiliyor ve kendi canına kıyıyor. Ağzımızdan çıkacak hangi söz bir insanın hayatından daha kıymetli olabilir ki? Bir insanın nereden geldiğini bile tam anlayamadığı bu karmaşadan dolayı kendi canına kıymasını intihar olarak tanımlıyoruz ama asıl tanımın cinayet olması gerekiyor. Sizin tanımınıza göre burada bir ölü var ama benim tanımıma göre burada bir maktul ve bir de katil var. Kimin hangisi olduğunu anlamanız zor olmasa gerek. İşte, benim de bazen şalterim atıyor ve farkında olmadan birilerinin ruhunun katili olduğum ya da benim de bazen birilerinin şalterini attırdığım ve farkında olmadan ruhumun katili olduğu durumlar olabiliyor. Bu birileri de genelde yakın çevremdeki insanlar oluyor. Normalde katil olmak ister miydim bilmiyorum ama katil olmak isteyecek olsam bile yeryüzünde yaşamına devam etmemesini isteyeceğim insanlar yakın çevremdeki insanlar olmazdı. Tüm bunların belirgin bir sonucu olarak kendimi, içimden gelen o dingin sese teslim etmeyi ve suskunluğun kollarına bırakmayı düşlüyorum. Bu düşümden de uzun bir süre uyanmamak istiyorum. Artık diyaloglardan ziyade monologların içinde yüzmeye başladım ve yüzmeye çalışırkenki tüm çırpınışlarım beni daha da derine itekliyor. Monologlar için size ihtiyacım yok ama beni monologlara mahkum ettiniz ve birçoğu benim monologlarım bile değil. Kendi monologlarım ve başkalarının monologları arasındaki farkları algılayamaz oldum. Bu farkları algılayamadığım için kaybolmaktayım. Bu kayboluşun, bir bulunuşu olmadığını içten içe hissediyorum. Kendimi tüketmek ve ruhsal bir intiharın –intihardan öte cinayet- eşiğinde kendimi bulmak istemiyorum. Benim kendime olan saygım ve sevgim benim ruhsal doygunluğumu yeterince karşıladığı için çevremdeki insanların beni saymasından ve sevmesinden ziyade beni anlamasına ihtiyacım var. Benim en çok ihtiyacım olan şey anlaşılmaktan başka bir şey değil ama en çok mahrum bırakıldığım şey de anlaşılmaktan başka bir şey değil. İşte beni kahreden, duvardan duvara vuran, hapisteymişim gibi özgürlüklerimi iyice kısıtlayan ve engelleri aşmamı zorlaştıran bu durumun içerisindeki çözüm belli değil mi? Neden benden bunu esirgiyorsunuz? Ben bunu hak etmiyor muyum? Eğer ben bunu hak etmiyorsam bana karşı cesur olmanızı isterdim ve benim bunu hak etmediğimi yüzüme haykırmanızı isterdim ama korkaksınız. Hani, cesurun bakışı korkağın kılıcından keskindi? Görüyorum ki sizlerin cesur bakışları çoktan körelmiş ve körelmiş haliyle o kadar uzun zaman kullanılmış ki artık yeniden keskinleştirebilmenin de olanağı kalmamış. Kurtarıcım olmak varken katilim olmak neden? Kurtarın beni.

Kurtarın.

Kurtarın.

Kurtarın.

Göremiyor musunuz ne kadar büyük bir kurtarılma isteği içinde olduğumu? Bilmiyor musunuz uzakları yakın etmek istediğimi? Hissedemiyor musunuz soğuyan yüreğimin kor ateşler içinde yanmasını dilediğimi? Alamıyor musunuz benden karamsarlığımı? Duymuyor musunuz en sevdiğim yerlere gidemediğimi? Kabul edemiyor musunuz tek bir şeyden vazgeçemediğimi? Fark edemiyor musunuz bir başıma ayağa kalkamadığımı? Algılayamıyor musunuz sizden başkasına güvenemediğimi? Düşleyemiyor musunuz yalnızlıktan kahrolduğumu? Sevemiyor musunuz benim her türlü kötülüğümü? Tanıyamıyor musunuz olağanüstü yüzsüzlüğümü? Silemiyor musunuz çirkinleşen benliğimi? Anlamıyor musunuz en çok anlaşılmak için mücadele ettiğimi

ErdemG

Birisi “Anlaşılmak” üzerinde düşündü

  1. Anlaşmak yazınız santimental ağırlığı olan bir yazın olmuş .Akıllara kaçış temi ile ünlü olan Mai ve Siyah ‘ın ünlü kahramanı Ahmet Cemil’ i hatırlattı .Ne yazık ki sentimantalzim günümüze ait bir ruh hali değildir .Sentimanlizim Servetü Fünün sanatçılarına özgü kalmalıdır. Günümüz dünyası cellat kasırgalarıyla doludur.Özümüzü korumalıyız.Sahi varoluş özden önce gelen değil midir ?Varoluşumuzu sağlam bir ağaç gibi kökenlenmelyiz ve kendimize korunaklı alanlar oluşturmalıyız. Enerji çalışmaları ve yoga bunun en iyi yöntemidir.Herkes ışığa gider .Kendi ışığımıza iyi bakmalıyız ki karanliğımızı ayırt edierek oraya şifalandırabilelim.Ben bir başkadır diyerek Rimbauld yaşamımızda ötekinin yerini ne güzel açıgâ çıkarır .Sahi öteki değil midir varlığımızın bir öteki kanıtı ? Sartre ise cehennem bir başkadır diyerek bizi alevin içine atmakla kalmayıp ,bizi bekletir. Hayat tam da iki şemayı birleştirerek önümüze serer. Hakikatten cehennem bir başkası mıdir ? Ya da insan bir başkasının sözünü kendisi için ne kadar cehennem edebilir? İçsel olgunluk ,ruhani uyanış vb isimlerle var olan varoluş özün kendine sahip çıkma zorunluluğudur .Freud ‘un da dediği gibi insan id(istek ) ego (planlayıcı) süperego(ahlak /ego ideali ,vicdan ) ile dünyaya gelmiştir .Yaşam yolculuğumuz da başkasını cehennem yapmakta bizim elimizdedir.Lütfen gerçek kurtarıcınızın size zaten bahşedilmiş olan özünüz olduğunu unutmayın .Amacım öğüt vermek değil ,sadece yazınızı okuduktan sonra asıl kurtarıcınızın ötekiden ziyade özünüzde olduğunu söylemek istedim.Baskasinı sizi nasıl gördüğünü düşündüğünüz haliniz kendizin kendisine olan bakışıdır. Sevgiler.

    Beğen

Yorum bırakın