Unutmadığım Tek Şey: Ölüm

Birbirimizden bu kadar uzak kaldıktan sonra tekrardan hepinize “Merhabalar!” diyerek bu yazıya başlamak istiyorum. Bu sefer tam olarak ne yazacağımı ve anlatacağımı bilmeden karşınızdayım. Belki biraz sohbet etmek istiyorumdur. Belki sizlere başka bir yol açmak ve göstermek istiyorumdur. Belki sizleri bahane ederek kendime karşı dürüst oluyorumdur. Belki de hiçbir şey istemiyorumdur. İnanın tam olarak tarif edebileceğim bir şey olsaydı mutlaka tarif ederdim bu durumu lakin tarif edebileceğim bir şey değil. Birden tüm vücudumda geçtiğimiz seneden bu yana hiçbir şey yazmadığımı ve anlatmadığımı fark ettirecek bir ürperme hissettim. Fark etmemi sağlayan şey de bir önceki yazımda anlattığım 30 Haziran 2022 gecesi yaralanmamın ve ölüme bu kadar yakın hissetmenin yıl dönümüne yaklaşmamızdan kaynaklandı. Evet, kendimi ölüme en yakın hissettiğim anın üstünden tam olarak iki sene geçmiş olacağı ve zamanın böylesine hızlı akışına yetişmekte zorlandığım aklıma geldi. Sonrasında da birden aldığım nefesin ne kadar güzel bir nefes olduğunu, hayatın içinde kendimi bulduğumu ve tüm olumsuzlukların içinde bile bir şekilde başkaldırmaya devam ettiğimi hatırladım. Bu aklıma gelenler ve hatırladıklarım bende iki duygu uyandırdı. Bir tanesi hayatta olmaya dair gerçek bir mutluluktu çünkü hayatta olmayı ve hayata dair şeyleri çok seviyorum. Diğeri de sizlerden bu kadar uzak kalmış olmama dair kendime kırgınlığımdı çünkü kendime verdiğim sözleri tutamamıştım. Zaten ben, en çok da kendime verdiğim sözlerimi tutamamışımdır. Bu yola ilk çıkacağım zamanlarda da kendime düzenli bir şekilde, yazmayacaksan bu yola çıkma, diye telkinlerde bulunuyordum.  Bu telkinlere karşı özenli oluşumu uzun bir süre sürdürmüştüm. O zamanlara dair birkaç şeyi de şimdi yazmak istiyorum. Yazmaya ilk başladığımda yazmak bana yüreğimde hiç bilmediğim ve tanımadığım başka duyguların da olduğunu göstermişti. Hayatımda ilk defa yüreğimden geçenleri zihnimin süzgecinden geçirmeden de ifade edebileceğimi anlamıştım. Bu anlayış da hayatımı ciddi bir şekilde değiştirdi diyebilirim çünkü bazen yüreğimdekilerin insanlara rehberlik etmeyeceğini ve insanların umurlarında olmayacağını zannederdim ama yazdıklarımı okuyanlardan hep yazmaya devam etmem gerektiğine dair geri dönüşler alacağımı bilmiyordum. Eğer bunu bilseydim çok daha önceden yazmaya başlardım. Tabii bu işleri daha iyi bilen ve bu işlerden daha iyi anlayan üstatlar biraz kendimi geliştirmem gerektiğini de söylüyordu. Sonuç olarak yazılarımın iyi ya da kötü olmasından ziyade yazmanın bana olumlu ve güzel katkılar sağladığını biliyordum ve bir şekilde kendimi bu katkılardan mahrum bırakmak istemediğimi de biliyordum. O duygular ki bugün bizleri yine burada buluşturmaya da devam eden bir oluşum haline geldi. Aslında ben yazmaktan korkmuyordum ama yazılarımı paylaşmaktan çok korkuyordum çünkü yazdığım şeyler yüreğimden geçen şeyler olacaktı ve bunun beni savunmasız bir Erdem’e dönüştürebileceğini düşünmeden edemiyordum. Zamanında mezunu olduğum İçel Anadolu Lisesi’nden öğretmenliğine ve bilgisine güvendiğim Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlerimizden Hasan Sarıkaya ile bu düşüncemi paylaştıktan sonra da kendisine birkaç yazımı ulaştırdım. Kendisine ulaştırdığımı yazılarımı okuduktan hemen sonra bana yazmak ve daha önemlisi yazılarımı paylaşmak hakkında çok cesaretlenmeme neden olacak yorumlar yapmıştı. Onun sayesinde de ben bu yazmak yolculuğuna başlamıştım. Beni o yolculuğa başlattığı için de buradan sizler aracılığı ile kendisine tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum. İşte tam bugünlerde de yüreğimde yine o zamanlardaki gibi hiç bilmediğim ve tanımadığım başka duygular olduğunu görüyorum. Beni böyle kendimden uzaklaştıracak ve aklımı kaçırmışım gibi davranmama neden olacak duygular olduğunu hiç zannetmezdim ama itiraf etmek gerekirse çok daha fazlası varmış. İnsanın yüreği yangın yeri olabiliyormuş. Bazen insanlardan, kendi hayatlarında yaşadıkları olayların kendilerine böyle hissettiklerine dair şeyler dinlerdim ve genelde dış sesimle onlara bir şey söylemesem de iç sesimle kendime hep “Bunlar hep saçmalamaktan öteye gitmeyen şeylerdir.” derdim. Hatta üstüne bu insanları zayıf karakterli insanlar olarak görmeye başlardım. İnsan en çok küçümsediği şeylerden sınanırmış. Ben bunu o kadar şey yaşadıktan sonra bu yaşımda tecrübe edeceğimi bilseydim eğer asla böyle iddialı ve fütursuzca konuşmazdım ama her insan gibi benim de aldanışlarım olması normal değil mi? Normal değilse bile maalesef, aldanmışım. Hem de ben bunlara hiç aldanmam dediğim şeylere aldanmışım. Bunu sindirmem çok uzun zamanımı aldı çünkü bu çok da sindirilebilen bir şey değilmiş. Bunu sindiremedikçe de kendime kızmaya başladım. Biraz kendimle aram bile açıldı desem yalan olmaz. Hadi işin özüne bakalım ve biraz beni hatırlamaya çalışalım. Çocukluğumdan beri sürekli sorumluluk alan ve aldığı sorumlulukları bir şekilde göğüsleyen bir insan oldum. Bu insan olmak ve hatta olabilmek benim farklı çevrelerle de tanışmamı ve arkadaşlık kurabilmemi sağladı. Herkesin dilini konuşabilirim. Herkesle anlaşabilirim. Bu durum beni size dışarıdan sınırları olmayan ve hatta suistimal edilebilir bir insan olarak gösteriyor olabilir ama işin içine girdiğinizde kendimi ve karşımdakileri ne kadar iyi tanıdığımı fark ettiğinizde aslında bunların hepsinin bir dengesi olduğunu ve bu denge içinde benim sadece güçleri birleştirmek ve yardımlaşarak ortaya güzel şeyler çıkartmak dışında bir derdim olmadığını da fark edersiniz. Ben küçükken benim yardımıma koşan pek kimse yoktu. Belki de çocukluğumdaki bu travmayı iyi bir şeye dönüştürmenin kendimce yolunu böyle bulabilmişimdir o yaşlarda. Bilmiyorum. Bilsem de bir şey değişmeyecek çünkü beni Erdem yapan özelliklerden birisi de budur. Bu özelliği de kimseden gizlememişimdir. Benimle biraz sohbet etmiş ve algıları açık olan herkesin fark edebileceği bir özelliğimdir. Bu özelliğim bana güzel hissettiriyor çünkü bir şeyler üretmek ve vermek bence tarifi olmayan güzelliklerden bir tanesidir. O yüzden de “Almadan vermek Yaradan’a mahsustur.” diye bir atasözümüz vardır. Bu atasözünde aslında herkesin karşılık bekleyerek bir şeyler yaptığı anlatılır. Ben mi? Benim öyle bir beklentim yok. Beni de asıl strese sokan bu oluyor. Elimden geldiği kadar almadan vermeye çalışıyorum. Herkesin bir şekilde ulaşabileceği bir insanım ve benden bir şeyi vermem gerektiğine dair bir istekte bulunan varsa bir şekilde vermenin yolunu bulacağımı bildiği için bana gelmiştir zaten. Bu beni hiçbir zaman şaşırtmadı. Bu güce ne zaman ulaştığımı merak ettiyseniz inanın ki ben de bilmiyorum. Sadece şunu çok iyi biliyorum. Bu durum beni çok ciddi strese sokuyor. Peki, strese sokmasına rağmen neden mi vazgeçmiyorum? Düşmanlık ettiğiniz insanlara bile elinizden geldiğince iyilikle ve güzellikle cevap vermeye çalışmak ve sizden bir şey rica eden insanın rica ettiği şeyi gerçekleştirmek insanı ruhsal bir yetkinliğe ulaştırıyor. İşte benim de peşinde olduğum şey budur. Beni hatırlayacaksak en çok bununla hatırlayalım. Tabii bu peşinde olduğum şeye ulaşmak çoğu zaman çok zor oluyor. Genel olarak “Ne kadar olgun birisin.” deseler de “Bir o kadar da agresif birisin.” demeleri arkasından yetişir ve pek geç kalmaz. Hatta son zamanlarda çok değer verdiğim iki kişiden “Erdem senin sevgi dilin yok. Erdem sen hiç şefkat görmemişsin. Erdem sen ölüm diye bir şeyin olduğunu unutuyorsun.” tarzında ciddi eleştiriler aldım. O eleştirileri birkaç gün düşündüm ve sonra çok sevdiğim bir şiir olan Serkan Uçar’ın Tut Yüreğimden Ustam şiirinden birkaç dize aklıma geldi. Şiirin hepsini olmasa da en azından aklıma gelen kısmını paylaşayım ve ufak bir süre Serkan Uçar misafirimiz olsun. -Merak edene Tuncel Kurtiz’in bu şiiri seslendirmiş halini öneririm.-

 

Beni herkes sevdaya asi sanır

Oysa aşk, beni nerde görse tanır

Hasret tanır

Zulüm tanır

Ölüm tanır

Yüzüm yüzümden utanır”

 

Sürekli böyle bir hayatın içinde olmak çoğu zaman stresli bir hayata sahip olmak demek oluyor. Stres insanı hem olgunlaştırıyor hem de agresifleştiriyor. Stres benim hem iyileşmeme hem de yaralanmama neden oluyor. Bunlar yüzünden çok insanla vedalaştım ama vedalaştığım kadar çok insanla da kucaklaştım. Hatta vedalaştıklarımla tekrar kucaklaştım ve kucaklaştıklarımla tekrar vedalaştım. Hayat tam olarak da böyle bir şey değil mi? Hayatın içinde hep böyle sevindiren ve üzen zamanlar yok mu? Tüm bu stresli zamanların içinde de kendime kaçış yolları bulmazsam olmazdı ama bulduğum kaçış yollarının da farkında değilmişim. Benim en çok kafamı dağıttığım zamanlar aslında kalabalığın içinde olduğum zamanlarmış. Bunu da Tıpta Uzmanlık Sınavı denilen sınava çalışmak için köşeme çekilince anladım. Seneler önce üniversiteye geçmek için sınava çalıştığımda da köşeme çekilmiştim ve hiç zorlanmamıştım ama o dönemin Erdem’i ile şimdinin Erdem’i arasında çok büyük farklar olduğunu bilmiyordum. Üstelik tüm bunların içindeyken hiç olmayacak bir şey oldu. Geçtiğimiz doğum günümde bambaşka bir duygu içinde kendimi buldum. O duygu bende hızlıca koşarken ayağının taşa takılması gibi bir etki yarattı. Taş dediğime bakmayın. Taş dediğim şey kayaymış. O kayaya öyle bir toslamıştım ki kim olduğumu unutmak zorunda kalacağımı bile bilmiyordum. Hatta dahası olarak kendimi hatırlamaya çalıştıkça daha çok unutacağımı da bilmiyordum. Şimdi sizlerle konuşurken de hafızamı tüm sınırlarına kadar zorluyorum. Son zamanlarda benim tanıdığım, bildiğim ve alışık olduğum Erdem’den geriye pek bir şey kalmadı. Maalesef çok temelden bir değişim yaşıyorum. Yaşadığım bu değişimin her saniyesine şahit olan insanlar oldu. Bu insanlar beni idare etmekten ve bana destek olmaktan asla vazgeçmediler. O insanların kim olduklarını söylemeyeceğim ama onların kendilerini bildiklerine ve bu yazıyı okurken ufak bir tebessüm edeceklerine eminim. Tüm bunlar yukarıda söylediğim gibi benim yüreğimde bilmediğim ve tanımadığım başka duygular olduğunu gösterdi. Bu duygular yüreğimde öyle bir ateş yaktı ki ateş gün geçtikçe daha büyük bir ateş haline geldi. İnsanın herkese ve her şeye yetişebiliyorken kendisine karşı elinden hiçbir şey gelmemesi acizlikmiş. Tüm bunların içinde kendime dair unutmadığım ve unutmadığıma net emin olduğum tek bir şey var. O da ölüm diye bir şeyin olduğunu unutmadığımdır. Bugün tam iki sene önce bu sabaha gözlerimi açtıran şey yoğun bakımda yatarken sağ koluma kafasını koymuş annemin kolumda yarattığı ağırlığı hissetmek olmuştu. Ölüm her zaman peşimizde olacak. Ölüme inat yaşamak bu hayatın en keyifli yanıdır. Ben ölümün bana bu kadar yakın olduğunu kendi canımla sınanarak anladım ve o günden sonra yaşamak benim için çok daha farklı bir anlam ifade etmeye başladı. Erdem olarak elimden gelen her şeyi tüm insanlığın huzuruna sunacağıma, sevdiğim insanlar için uğraşmaktan vazgeçmeyeceğime, hasreti dindirmek için dağ aşacağıma, kavuşmak gereken yerde kavuşmak için çabalayacağıma, gurur ve kibir gibi şeyleri karşımdaki insanlardan üstte tutmayacağıma, anlık öfkelenmelerin asıl hislerin önüne geçmesine izin vermeyeceğime, korkmayacağıma, vazgeçmeyeceğime, sayacağıma, sayılacağıma, seveceğime, sevileceğime, yediklerimin ve içtiklerimin gerçek lezzetini hissedeceğime, verdikçe alacağıma, azaldıkça çoğalacağıma, bir şekilde başımın çaresine bakacağıma ve ne olursa olsun son nefesimi verene kadar başkaldırmaktan pes etmeyeceğime dair kendime bir söz verdim. Belki önceki sözlerimi tutabilmek konusunda başarılı değilimdir ama iki senedir bu sözümü her gün kendime hatırlatarak güne başlıyorum. Bu geçtiğimiz iki senede hayatımda çok fazla şey değişti ama en çok ben değiştim ve değişmeye de devam ediyorum. Benim tüm bu anlattıklarımdan darmadağın olduğumu da anlamışsınızdır. Eğer benim için meraklandıysanız meraklanmayın çünkü kendime bir söz verdim ve bir şekilde kendi başımın çaresine bakacağım. Vedalaşmaları sevmem. Kavuşmaları severim. Tekrar kavuşmak üzere sizleri selamlıyorum

ErdemG

Daniel Lavoie – Tu vas me détruire

Notre Dame de Paris Müzikali

Unutmadığım Tek Şey: Ölüm” için 2 yorum

betty için bir cevap yazın Cevabı iptal et